Her gün yeni bir dünya kuruluyor; fakat insan, bütün yeni dünyaların ortasında hâlâ aynı iki kapının önünde bekliyor: gülmek ve ağlamak.

On yıl önce gülmek ve ağlamak üzerine bir yazı yazmıştım. O gün dünya yine değişiyordu.

Fakat şimdi geriye dönüp baktığımda, geçen yılların yalnızca takvim yapraklarını değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de değiştirdiğini görüyorum. Bazı kelimeler yerli yerinde duruyor; fakat o kelimelerin içindeki anlamlar genişlemiş, derinleşmiş, hatta zaman zaman başka bir şekle bürünmüş.

İnsan yine gülüyor. İnsan yine ağlıyor. Ama artık başka türlü gülüyoruz, başka türlü ağlıyoruz.

Dünya değişti. İletişim değişti. Şehirler değişti. Evler değişti.

İnsanların birbirine ulaşma biçimi değişti.

Bir zamanlar yüz yüze söylenen sözler şimdi ekranların arkasından gönderiliyor. Bir tebessümün yerini bazen küçük bir işaret alıyor. Bir dostun omzuna yaslanmanın yerini birkaç kelimelik bir mesaj dolduruyor.

Kalabalıklarımız çoğaldı ancak bazı yalnızlıklarımız da büyüdü.

İnsan hiç olmadığı kadar çok kişiye ulaşabiliyor ama bazen en yakındaki insana bile ulaşamıyor.

İşte bu yüzden, on yıl önce yazdığım o yazıya bugün yeniden baktığımda kendime şu soruyu soruyorum:

Değişen dünyada insanın gülüşü ve gözyaşı da değişti mi?

Belki biçimi değişti. Belki görünüşü değişti.

Belki anlamı daha karmaşık hâle geldi. Ama özünde değişen bir şey olmadı.

Çünkü insan hâlâ sevilmek istiyor. Hâlâ anlaşılmak istiyor.

Hâlâ birinin gözlerinin içine bakıp “Buradayım.” demesine ihtiyaç duyuyor.

Hâlâ bazı acıları yalnızca gözyaşı anlatabiliyor.

İnsan dünyaya ağlayarak geliyor. İlk nefesimiz, ilk çığlığımız oluyor.

Henüz hiçbir şey bilmiyoruz. Ne dünyanın adını biliyoruz ne ayrılığı ne sevgiyi ne ölümü…

Ama ağlıyoruz.

Belki de insanın dünyaya gelişi bize daha ilk anda bir sır söylüyor:

İnsan, hisseden bir varlıktır.

Sonra büyüyoruz. Bize gülmeyi öğretiyorlar.

Sonra susmayı. Sonra güçlü görünmeyi. Sonra acılarımızı saklamayı…

Bir süre sonra insan, ağlamaktan utanmaya başlıyor.

Gözyaşlarını güçsüzlük sanıyor.

Oysa belki de insanın en büyük güçlerinden biri, hâlâ ağlayabiliyor olmasıdır.

Çünkü gözyaşı, insanın yenildiğini değil, kalbinin henüz taşlaşmadığını gösterir.

Acı karşısında gözleri dolan insan hâlâ hissedebiliyor demektir.

Bir başkasının ölümüne ağlayan insan, hayatın değerini biliyor demektir.

Bir ayrılığın ardından gözyaşı döken insan, bağ kurabilmiş demektir.

Bir çocuğun acısını görünce içi burkulan insan, kendi benliğinin sınırlarını aşabilmiş demektir.

Demek ki gözyaşı yalnızca hüzün değildir.

Bazen insanlığın en sessiz kanıtıdır.

Peki ya gülmek? Gülmek insana çok yakışır.

İnsan yüzünde gülmenin bıraktığı çizgilerden daha güzel çizgiler olduğunu düşünemiyorum.

Yılların yüzümüzde bıraktığı çizgiler vardır.

Kederin bıraktığı çizgiler…Yorgunluğun bıraktığı çizgiler…

Sorumluluğun, kaygının, hastalığın, bekleyişin bıraktığı çizgiler…

Bir de gülmenin bıraktığı çizgiler vardır. Onlar başka türlüdür.

İnsanın yüzünü yaşlandırmaz; yüzüne yaşanmışlık kazandırır.

Gülen bir insanın gözlerinin kenarında beliren o ince çizgiler, sanki hayatın insana verdiği küçük madalyalardır.

Çünkü gerçek gülüş, yalnızca dudaklarda meydana gelmez.

Gerçek gülüş gözlerden başlar.

Gözler gülmüyorsa dudakların tebessümü eksik kalır.

İnsan bunu artık daha iyi anlıyor.

Çünkü bugün yüzümüzün önünde yüzlerce yüz var.

Ekranlarda…Fotoğraflarda…Videolarda…

Her yerde insanlar gülümsüyor.

Fakat bazen insan, bütün bu gülüşlerin arasında gerçek bir tebessüm arıyor.

Çünkü gülümsemek kolaylaştıkça, samimi gülüşün değeri artıyor.

Bir fotoğraf için gülümsemek başka…

Bir insanın acısını hafifletmek için gülümsemek başka.

Beğeni almak için gülmek başka…

Karşındaki insanın gönlüne dokunmak için gülmek başka.

Biri yüzün hareketidir. Diğeri gönlün.

Bugünün insanının en büyük çelişkilerinden biri belki de budur:

Herkese iyi olduğunu gösterebiliyor, fakat gerçekten iyi olup olmadığını kimseye anlatamıyor.

Gülümseyen fotoğrafların arkasında gözyaşları olabilir.

Kalabalık sofraların arkasında yalnızlıklar olabilir.

Neşeli cümlelerin altında yorgunluklar saklanabilir.

“İyiyim.” kelimesi bazen insanın söylediği en büyük yalan olabilir.

Çünkü insan, artık yalnızca başkalarından değil, bazen kendisinden bile saklanıyor.

Güçlü görünmek için…Mutlu görünmek için…Başarılı görünmek için…Eksiksiz görünmek için…Oysa insan eksiktir. Hepimiz biraz yaralıyız.

Hepimizin içinde kimsenin bilmediği bir hikâye var.

Hepimizin sustuğu bir yer, özlediği bir insan, söyleyemediği bir söz, içinden çıkaramadığı bir acı var.

İnsanı insana yaklaştıracak olan şey kusursuz görünmekten çok, yaralarımızı birbirimizden saklamamayı öğrenmektir.

On yıl önceki yazımda, “gülmek insanın hayata olumlu bakmasını sağlar” demiştim.

Bugün de buna inanıyorum. Fakat artık şunu da biliyorum:

Olumlu bakmak, hayatın acılarını inkâr etmek değildir.

Hayata olumlu bakmak, acının içinden geçerken bile umudu kaybetmemektir.

Gerçek gülüş, hayatın bütün kötülüklerini görmezden gelmek değildir.

Tam tersine…

Kötülüğü görüp iyiliği seçmektir.

Ölümü bilip hayatı sevmektir.

Ayrılığı bilip kavuşmayı beklemektir.

Karanlığı görüp ışığa yürümektir.

İşte böyle bir gülüşün içinde derinlik vardır.

Çünkü bazı insanlar vardır, çok şey yaşamışlardır ama yüzlerinde hâlâ bir tebessüm taşırlar.

Onlara baktığınızda anlarsınız:

Bu insanlar hayatı kolay buldukları için gülmüyorlar.

Hayat zor olduğu hâlde gülmeyi seçiyorlar.

İşte asıl cesaret budur.

Ağlamak da öyle…Ağlamak, insanın bütün dertlerini ortadan kaldırmaz.

Gözyaşı dökünce kaybettiğimiz insan geri gelmez.

Ölen dirilmez. Giden dönmez. Kırılan kalp bir anda onarılmaz.

Gözyaşı başka bir şey yapar. İnsanın içinde biriken acıya yol açar.

Kalbin sıkıştığı yerde küçük bir pencere açar.

İnsan bazen ağladıktan sonra neden biraz olsun hafiflediğini anlayamaz.

Çünkü gözyaşı, kelimelerin anlatamadığı şeyi dışarı taşımıştır.

Bu yüzden bazı gözyaşlarının mendille silinmesi kolay gerçekleşmez.

Onları silmek için bir mendilden önce merhametli bir yürek gerekir.

Başkasının gözyaşını anlayabilmek, insanın kendi yüreğini büyütmesini gerektirir.

Yürek sevgiyle büyür. Sevgi çoğaldıkça insanın içinde başkalarına ayıracak yer çoğalır.

İşte büyük insan dediğimiz kişi, dünyada en çok yer kaplayandan çok, başkasının acısına en çok yer açabilen insandır. Ama her gözyaşı gerçek değildir.

Hayatın içinde gözyaşını bir silah gibi kullananlar da vardır.

Acındırmak için ağlayanlar…İstediğini elde etmek için gözyaşına sığınanlar…

Karşısındaki insanın merhametini kullanarak kendisine yol açmaya çalışanlar…

Sahte gözyaşının ömrü kısadır. Çünkü gerçek gözyaşı kalpten gelir. Sahte gözyaşı hesaptan.

Gerçek gözyaşında insan kendisini açar. Sahte gözyaşında ise insan kendisini saklar.

İnsan, ağlarken bile kendisini ele verir. Tıpkı gülerken olduğu gibi…

Bir de mutluluğun gözyaşları vardır. Belki de insanın en güzel gözyaşları onlardır.

Yıllar sonra bir dosta kavuştuğunuzda…

Uzun zamandır görmediğiniz annenizin elini tuttuğunuzda…

Bir evladın başarı haberini aldığınızda…

Bir hastanın iyileştiğini öğrendiğinizde…

Bir hasretin sona erdiği anda…

Gözlerinizden yaş süzülebilir.

Bu gözyaşı acıdan doğmamıştır. Sevgiden doğmuştur.

Demek ki gözyaşının da tek bir rengi yoktur.

Acının gözyaşı vardır. Sevincin gözyaşı vardır. Özlemin gözyaşı vardır.

Vefanın gözyaşı vardır. Aşkın gözyaşı vardır.

İnsan bazen sevincinden ağlar. Çünkü bazı sevinçler kalbin sınırlarını aşacak kadar büyüktür.

Kalp, taşıyamadığı duyguyu gözlerinden dışarı bırakır.

İnsan sevebildiği kadar yaşar. Bu söz, bugün belki de geçmişten daha fazla anlam taşıyor.

Çünkü çağımız insana çok şey öğretiyor. Ama sevmeyi her zaman öğretmiyor. Bize daha hızlı olmayı öğretiyor.

Daha çok kazanmayı…Daha çok görünmeyi…Daha çok tüketmeyi…Daha çok konuşmayı…

Ancak bazen susup bir insanı dinlemeyi unutuyoruz.

Bir çocuğun gözlerinin içine bakmayı…Bir yaşlının elini tutmayı…Bir dostun derdini acele etmeden dinlemeyi…Bir insanın “Ben iyiyim” sözünün arkasındaki “Değilimi” duymayı…

Oysa insanın insana ihtiyacı hiçbir teknolojiyle ortadan kalkmadı.

Dünya değişti. İnsan değişti. Ama gönlün ihtiyacı değişmedi.

İnsan hâlâ sevilmek istiyor. Hâlâ anlaşılmak istiyor.

Hâlâ bir başka insanın yanında kendisi olabilmek istiyor.

Dr. Kemal Deniz