Dağların da bir dili vardır. Konuşurken kelime kullanmazlar; rüzgârla söyler, taşla anlatır, suyla hatırlatırlar.

Malatya'dan Adıyaman'ın Sincik ilçesine doğru uzanan kadim yol, yalnızca iki şehri birbirine bağlamaz. O yol, asırlardır insanı suyla, tabiatı merhametle, yolcuyu umutla buluşturan görünmez bir medeniyet yoludur. Yol boyunca sıralanan pınarlar ise bu medeniyetin susmayan cümleleridir.

Bir yolun kıymeti bazen menziliyle değil, üzerindeki pınarlarıyla ölçülür.

Nice kervanlar geçti bu yoldan...

Atların nal sesleri, develerin ağır yürüyüşü, katırların yükü, çobanların kavalı, askerlerin türküsü, hac yolcularının duası, gurbetçilerin iç çekişi... Hepsi aynı suların başında soluklandı. Aynı göğe baktılar. Aynı avuçla aynı sudan içtiler.

Belki de bu yüzden Beydağı'nın pınarları yalnızca su taşımaz; zaman taşır.

Yol yükseldikçe insanın nefesi daralır; fakat gönlü genişler.

Fırıncı Mahallesi'ni geride bırakıp sarp yokuşları tırmanan yolcu, uzun bir yorgunluğun ardından Yukarı Koru düzlüğüne ulaştığında önce gözleri yeşile, sonra kulağı su sesine kavuşur. Daha pınarı görmeden onun serinliği yüzüne dokunur.

İşte orada, kayalara yaslanmış vakur bir ihtiyar gibi Beypınarı karşılar yolcusunu.

Adını hem Beydağı'ndan hem de yaylaya konan beylerden alan bu pınar, yüzyıllardır aynı cömertlikle akmaktadır. Ne geleni sorar ne gideni... Önüne eğilen her avucu aynı şefkatle doldurur.

Suyu öylesine soğuk, öylesine tatlıdır ki yöre insanı boşuna söylememiştir:

"Bir kuzu yiyen, ardından Beypınarı'nın suyunu içerse yeniden acıkır."

Belki de insanı yeniden acıktıran suyun serinliğinden çok, tabiatın insanın içine yeniden hayat üflemesidir.

Bazı sular yalnızca susuzluğu gidermez, insanın içindeki yorgunluğu da alır.

Beypınarı'nın biraz kuzeyinde, sessizce akan bir başka dost bekler yolcularını:

Süvari Pınarı...

Adını at sırtındaki yolculardan almıştır.

Kim bilir kaç sipahi burada atının yularını gevşetti... Kaç ulak burada soluklandı...

Kaç yiğit, dizginini çözüp atının alnını okşarken aynı sudan birlikte içti...

Pınarın adı boşuna Süvari değildir.

Çünkü su, onu kullanan insanın hatırasını da taşır.

Bir pınarın adı bazen bir kavmin, bazen bir mesleğin, bazen de bir yolculuğun özetidir.

Biraz ileride ise ağır adımlarla geçen zamanın izini taşıyan Deveci Pınarı vardır.

Develer acele etmez. Onlar sabrın yürüyen hâlidir.

Baharat, kumaş, bakır, tuz, ipek, buğday... Nice yükler taşındı bu yollardan. Aslında develer yalnız yük değil, medeniyet taşıyorlardı.

Her konak yerinde olduğu gibi burada da önce develerin yükü indirilir, sonra semaver kaynar, çocuklar koşar, yaşlılar dua ederdi.

Bugün sessiz görünen yaylalar, aslında bin yıllık ayak seslerini hâlâ saklamaktadır.

Toprak unutmuyor. Su hiç unutmuyor.

Yolun biraz aşağısında, bugün mermer çeşmesiyle bilinen Osman'ın Çeşmesi, eski adıyla Özel İdare Pınarı bulunur. Fakat mermer yeni olsa da su eskidir.

İnsan yaptığı çeşmeyi yenileyebilir ama suyun yaşını değiştiremez.

Bir zamanlar pişmiş topraktan yapılmış künklerle dağın bağrından yol kenarına getirilen o su, nice ustaların emeğini, nice yolcuların duasını içinde taşımaktadır.

Künkler kırılmıştır. Yollar değişmiştir. Araçlar hızlanmıştır.

Ama su hâlâ aynı sabırla akmaktadır.

İnsandan daha uzun ömürlü olan şey bazen bir pınardır.

Bu dağlarda yalnız insanlar yaşamaz.

İlkbaharın gelişiyle birlikte arılar uyanır.

Kekik kokusu rüzgâra karışır.

Çiçekler sessizce dağ eteklerini süsler.

Koyun sürüleri yeşile yayılır.

Kartallar gökyüzünde daireler çizer.

Tilkiler, tavşanlar, sincaplar, keklikler... Hepsi aynı suyun misafiridir.

Pınarlar insanlar arasında ayrım yapmadığı gibi tabiat arasında da ayrım yapmaz.

İnsan, kuş, kurt, geyik... Hepsi aynı rahmetten içer.

Belki de suyun en büyük adaleti budur.

Kış sona erdiğinde Ağu Dere Tepesi'nin karları ağır ağır çözülmeye başlar.

İşte o vakit Göl Deresi dile gelir.

Aylarca sessiz duran taşlar, şelalenin sesiyle yeniden konuşur.

Bembeyaz köpükler kayaların üzerinden süzülürken insan, suyun da sevinci olabileceğini düşünür.

Yaz yaklaşınca dere sakinleşir. Suyu azalır. Ancak güzelliği eksilmez.

Çünkü tabiat gösterişten ziyade dengeyi sever.

Biz modern zamanlarda yol yapmayı öğrendik.

Ancak yolun ruhunu korumayı çoğu zaman unuttuk.

Eskiden yol kenarına önce pınar yapılırdı. Sonra yol açılırdı.

Çünkü yolcuya önce su gerekirdi.

Bugün asfaltlarımız daha düzgün olabilir. Araçlarımız daha hızlı gidebilir.

Bir yolun gerçek medeniyeti, üzerindeki pınarların hâlâ akıyor olmasıdır.

Bir millet, suyuna gösterdiği hürmet kadar medenidir.

Beydağı'nın eteklerindeki bu kadim pınarlar, Malatya’dan çok, Anadolu'nun ortak hafızasıdır.

Onlar taşın içine işlenmiş vakıf senetleri gibidir.

Kimseye ait değillerdir. Herkesindirler.

Yüzyıllardır geleni geri çevirmeyen bu sular bize sessizce şunu öğretmektedir:

İnsan ardında saray bırakmasa da olur. Fakat bir pınar bırakabilirse, adı su gibi yaşamaya devam eder.

Belki de bu yüzden Anadolu'da hayır sahiplerinin en güzel duası hep aynı olmuştur:

"Su gibi aziz ol..."

Çünkü su, yalnız toprağı değil, insanın vicdanını da diri tutar.

Dr. Kemal DENİZ