“Eline, beline, diline sahip ol.” Bir medeniyet yalnızca taşla, toprakla, sarayla ve şehirlerle kurulmaz. Asıl medeniyet insanın gönlünde kurulur. Ahilik, işte bu gönül medeniyetinin çarşıya, pazara, dükkâna, atölyeye, eve ve sokağa taşınmış hâlidir.
Ahilik denilince zihnimizde çoğu zaman eski zamanların çarşıları, küçük dükkânları, deri işleyen ustaları, bakırcıları, demircileri, dokumacıları ve sabah erkenden kepenk açan esnafı canlanır.
Oysa Ahilik, bir dükkânın kapısından çok daha geniştir. Bir esnaf teşkilatı olmanın ötesinde, bir insan yetiştirme mektebidir Ahilik. Bir kazanç yolu olduğu kadar bir ahlâk yoludur. Bir meslek kuruluşu olduğu kadar bir gönül terbiyesidir.
Çünkü Ahilikte insan, yaptığı işten önce nasıl bir insan olduğuyla ölçülür.
Kazancın helal olması kadar, kazancı elde eden elin temiz olması önemlidir. Ticaretin bereketi kadar, o ticareti yapan gönlün merhameti önemlidir. Bir malın kaliteli olması kadar, onu satan insanın güvenilir olması önemlidir.
Ahilik bize şunu hatırlatır:
İnsan, kazandığıyla değil kazancına kattığı ahlakla zenginleşir.
Bugün dünyanın ekonomik meselelerini konuşurken çoğu zaman rakamlardan söz ediyoruz. Enflasyon, faiz, üretim, tüketim, büyüme, işsizlik, gelir dağılımı, satın alma gücü…
Bütün bunlar elbette önemlidir. Fakat ekonominin merkezindeki insanı unutursak, rakamların söylediğini anlayamayız. Çünkü ekonomi yalnızca para hareketi değildir.
Ekonomi aynı zamanda insan hareketidir.
İnsanın emeğidir. İnsanın alın teridir. İnsanın sofrasıdır. İnsanın geleceğe dair umududur.
İşte Ahilik tam burada bize yeniden seslenmektedir.
Ahilik, Anadolu’ya Gelen Bir Ahlak Nefesidir
Anadolu, tarih boyunca yalnızca orduların geçtiği bir coğrafya olmadı.Anadolu, aynı zamanda fikirlerin, inançların, sanatların ve gönül erlerinin buluştuğu büyük bir kavşak oldu.
Türklerin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte bu topraklarda yalnızca yeni şehirler kurulmadı, yeni bir hayat anlayışı da doğdu.
Horasan’dan, Maveraünnehir’den, İran coğrafyasından ve Türkistan’dan gelen âlimler, sûfîler, dervişler, gaziler, alperenler ve sanatkârlar Anadolu’nun ruhunu yoğurmaya başladılar. Kılıçla açılan yolları gönül insanları kalıcı hâle getirdi.
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Anadolu’nun fethedilmesi ile Anadolu’nun vatan olması aynı şey değildi. Fetih, toprak üzerinde gerçekleşir. Vatan ise gönülde kurulur.
İşte Ahilik bu gönül kuruluşunun en önemli sütunlarından biridir.
XII. ve XIII. yüzyıllarda Anadolu, büyük siyasi çalkantıların, göçlerin, savaşların ve ekonomik sıkıntıların yaşandığı bir coğrafyaydı. Selçuklu Devleti bir taraftan yeni bir yurt kurmaya çalışırken diğer taraftan Moğol baskısı giderek artıyordu.
İnsanların güvene ihtiyacı vardı. Esnafın dayanışmaya ihtiyacı vardı.
Şehirlerin düzen ve huzura ihtiyacı vardı. Toplumun birbirine tutunmaya ihtiyacı vardı.
Ahilik böyle bir ortamda yalnızca ekonomik bir teşkilat olarak değil, toplumsal bir dayanışma ruhu olarak ortaya çıktı.
Kırşehir’de temelleri güçlenen Ahilik, zaman içinde Anadolu’nun şehirlerine, kasabalarına ve çarşılarına yayıldı. Ahilik; sanat, ticaret ve meslek hayatını ahlakla buluştururken aynı zamanda insanları birbirine bağlayan bir sosyal yapı meydana getirdi. Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Ahilik Kültürünü Araştırma ve Uygulama Merkezi de Ahiliği, sanat, ticaret ve ekonomi alanlarında insan yetiştiren, çalışma hayatını iyi insan meziyetleri üzerine kuran sosyal ve ekonomik bir düzen olarak tanımlamaktadır.
Bu yüzden Ahilik, sadece “esnafın teşkilatı” olarak anlaşılmamalıdır.
O, Anadolu’nun insan yetiştirme sistemlerinden biridir.
Ahi Evran: El Emeğini Gönül Emeğiyle Buluşturan Ulu
Bu büyük anlayışın Anadolu’daki en önemli isimlerinden biri hiç şüphesiz Ahi Evran’dır.
Asıl adı Şeyh Nasîrüddin Mahmud el-Hoyî olan Ahi Evran’ın 1171 yılında Hoy’da doğduğu kabul edilir. Gençlik yıllarında dönemin önemli ilim merkezlerinde eğitim gören Ahi Evran, dinî ilimlerin yanında felsefe ve tabiat bilimleriyle de ilgilenmiş, Bağdat’ta Fütüvvet teşkilatı çevreleriyle tanışmış ve daha sonra Anadolu’ya gelmiştir.
Ahi Evran’ı yalnızca bir âlim olarak değerlendirmek eksik kalır.
O,bilgiyi hayata indiren bir gönül insanıdır.
İlim onun için yalnızca kitaplarda duran bilgi değildir.
İlim, insanın davranışına dönüşmelidir.
Ahlak, yalnızca söylenen sözlerden ibaret kalmamalıdır.
İşçinin eline, ustanın sanatına, tüccarın terazisine, esnafın dükkânına, yöneticinin kararına, insanın komşusuna karşı davranışına yansımalıdır.
Ahi Evran’ın asıl büyüklüğü burada ortaya çıkar.
O, insanı bütün yönleriyle ele alır.
Çalışan insan. Üreten insan. Kazanan insan. Paylaşan insan. Komşuluk yapan insan. Savaş gerektiğinde yurdunu savunan insan. Bütün bunların üzerinde ahlaklı insan.
Ahi Evran’ın Kayseri’de debbağlıkla uğraşması da bu bakımdan son derece anlamlıdır.
Deri işlemek, sabır isteyen bir iştir. Ham deri bir anda kullanılabilir hâle gelmez.
Suya girer. İşlenir. Bekler. Kurur. Yeniden şekillenir.
İnsan da böyledir.
İnsan da ham hâliyle bırakılmaz.
Eğitimle, emekle, sabırla, ahlakla, ustayla, zamanla olgunlaşır.
Ahilik, işte bu olgunlaşmayı meslek hayatının merkezine koymuştur.
Çıraktan Ustaya, İnsandan İnsan-ı Kâmile
Bugün bir mesleği öğrenmek için okullarımız, kurslarımız, üniversitelerimiz var.
Fakat Ahilikte meslek öğrenmek, insan yetiştirmekten ayrı düşünülmezdi.
Çırak yalnızca işi öğrenmezdi.İşin ahlakını da öğrenirdi.
Usta yalnızca nasıl yapılacağını göstermezdi.Nasıl yaşanacağını da öğretirdi.
Çünkü Ahilikte ustalık, el becerisinden ibaret değildi.
Usta olmak, aynı zamanda güvenilir insan olmaktı.
Sözünün eri olmaktı. Ölçüde ve tartıda hile yapmamaktı. Müşteriyi aldatmamaktı.
Yetimin hakkına el uzatmamaktı. Komşusunun sıkıntısını kendi sıkıntısı bilmekti.
Kazandığından ihtiyaç sahibine pay ayırmaktı. Sır saklamaktı. Kötülüğe kapı açmamaktı.
Diline, beline ve gözüne sahip olmaktı. Bu nedenle Ahilikte ustalık, insanın eline verilen bir unvandan daha fazlasıydı.
Bir emanetti.
Ahiliğin meşhur düsturunda bu anlayış bütün berraklığıyla görülür:
“Ahi’nin eli, kapısı ve sofrası açık, gözü, dili ve beli bağlı olmalıdır.”
Ne kadar sade…
Ne kadar derin…
Bir insanın bütün hayatını birkaç kelimeyle anlatan bir ahlak kitabı gibidir bu söz.
Eli açık olacak…Kapısı açık olacak…Sofrası açık olacak…
Ama gözü harama kapalı olacak. Dili kötü söze kapalı olacak. Beli kötülüğe kapalı olacak.
Bugün bu anlayışı sadece geçmişin bir hatırası olarak mı göreceğiz?
Yoksa kendi hayatımız için yeniden okuyacak mıyız?
Asıl mesele budur.
Ahilikte Kazanmak ve Paylaşmak
Ahilik, çalışmaya karşı değildir. Tam tersine çalışmayı yüceltir.
Çünkü alın teriyle kazanılan helal lokma, insanın hem dünyasını hem gönlünü besler.
Ahinin dükkânı yalnızca para kazanılan yer değildir.
Orası aynı zamanda bir ahlak mektebidir.
Müşteri içeri girdiğinde yalnızca bir mal alıp çıkmaz.Bir güven duygusuyla çıkar.
Çünkü ahi bilir ki, müşteriyi kandırarak kazanılan para, aslında kayıptır.
Ahilikte kazanç ile kanaat arasında denge vardır.
İnsan kazanacaktır. Fakat kazandığına esir olmayacaktır.
Mal sahibi olacaktır. Fakat malın kölesi olmayacaktır.
Zenginleşecektir. Fakat zenginliğiyle böbürlenmeyecektir.
Çünkü malın değeri, insanın değerinden büyük değildir.
Bu düşünce, bugün ekonomik hayatımız açısından üzerinde yeniden durmamız gereken en önemli meselelerden biridir.
Çünkü modern ekonominin en büyük problemlerinden biri yalnızca üretim veya tüketim değildir.
İhtiyaç ile arzu arasındaki sınırın kaybolmasıdır.
İnsan ihtiyacını karşılamak yerine sürekli daha fazlasını istemeye başladığında, hayatın bütün ölçüleri değişmektedir.
Ahilik ise ölçüyü hatırlatır. Kanaati hatırlatır. Paylaşmayı hatırlatır. Komşuyu hatırlatır. Yetimi hatırlatır. Esnafın sadece müşterisini değil, mahallesini de düşünmesini ister.
Ahilik ve Anadolu İrfanı
Anadolu irfanının en belirgin özelliklerinden biri, bilgiyi hayatın içine taşımasıdır.
Yunus Emre’nin diliyle söylersek, gönül kırmanın büyük bir mesele olduğu yerde insanı yalnızca bilgi sahibi yapmak yetmez. İnsan, gönül sahibi de olmalıdır.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Mevlâna’nın, Ahi Evran’ın, Yunus Emre’nin ve daha nice Anadolu ereninin farklı kelimelerle söyledikleri hakikatlerin bir ortak noktası vardır:
İnsan, insanlığını kaybetmeden yükselmelidir.
Ahilik bu düşünceyi çarşıya taşımıştır.
Yunus’un dergâhta söylediği söz, Ahinin dükkânında davranışa dönüşmüştür.
Mevlâna’nın gönül çağrısı, esnafın müşterisine gösterdiği merhamette karşılık bulmuştur.
Hacı Bektaş’ın insan merkezli irfanı, toplum hayatında dayanışmaya dönüşmüştür.
Böylece Anadolu’da yalnızca bir ekonomik düzen değil, bir gönül ekonomisi doğmuştur.
Gönül ekonomisi dediğim şey, paranın yerine gönlü koymak değildir.
Para yine olacaktır. Ticaret yine yapılacaktır. Üretim yine gerçekleşecektir. Kâr yine olacaktır.
Ama bütün bunların üzerinde bir ölçü bulunacaktır: İnsan.
İnsanı kaybeden bir ekonomi, ne kadar büyürse büyüsün gerçek anlamda zenginleşmiş sayılmaz.
Moğol Baskısı Altında Bir Dayanışma Ruhu
Ahiliğin Anadolu’daki rolünü anlamak için sadece ekonomik hayatına bakmak da yeterli değildir.
XIII. yüzyıl Anadolu’su büyük siyasi çalkantılara sahne olmuştur. Moğol istilası, Selçuklu siyasi yapısındaki çözülmeler ve şehirlerin karşı karşıya kaldığı güvenlik problemleri toplumun bütün kesimlerini etkilemiştir.
Böyle dönemlerde bir toplumun ayakta kalabilmesi için yalnızca merkezi otorite yeterli değildir.
Mahallede dayanışma gerekir. Şehirde dayanışma gerekir. Çarşıda dayanışma gerekir.
İnsanların birbirine güvenmesi gerekir. Ahiler bu noktada önemli bir toplumsal güç olarak ortaya çıkmışlardır.
Savaş zamanında gerektiğinde silah kuşanmış, barış zamanında yeniden dükkânlarının başına dönmüşlerdir. Bir ellerinde sanatları, diğer ellerinde vatanları vardı.
Bu yüzden Ahiliği sadece ekonomik bir kurum olarak değerlendirmek, onun Anadolu tarihindeki gerçek yerini küçültmek olur.
Ahilik,ekonomi ile ahlakı, sanat ile eğitimi, şehir hayatı ile dayanışmayı, gerektiğinde savunma ile vatan sevgisini aynı çatı altında buluşturmuştur.
Bu çok önemli bir medeniyet anlayışıdır.
Dr. Kemal DENİZ