İnsan, insanla çoğalır.Sözle, sohbetle, paylaşmayla büyür.
Bir zamanlar akşamları vardı insanın. Günün yorgunluğu kapının dışında bırakılır, evin içinde bir başka hayat başlardı. Çay demlenir, minderler serilir, büyükler anlatır, küçükler dinlerdi. Kimi zaman bir hikâye, kimi zaman geçmişten kalmış bir hatıra, kimi zaman hayatın içinden süzülüp gelen bir öğüt dolaşırdı odada. Kimse bunun bir eğitim olduğunu düşünmezdi. Çünkü hayatın kendisi zaten en büyük mektepti.
Sohbet vardı.
Sevginin bilgiyle, bilginin tecrübeyle, tecrübenin de insan sıcaklığıyla yoğrulduğu sohbetler…
Çocuk önce susar, dinlerdi. Sonra merak etmeye başlar, sorular sorardı. Biraz büyüyünce söze katılır, ilerleyen yıllarda kendi düşüncesini ortaya koyardı. Böylece insan yalnızca büyümez,aynı zamanda olgunlaşırdı.
Sohbet meclisleri, Anadolu insanının görünmeyen eğitim kurumlarıydı. Orada kitapların öğretemediği nice şey öğrenilirdi. Büyüklerin yüzündeki çizgiler, hayatın yazdığı birer kitaptı. Bir dedenin anlattığı savaş hatırası, bir ninenin söylediği masal, atasözü, babanın verdiği öğüt, annenin sessizce yaptığı bir ikaz, çocuğun dünyasında yıllar sonra bile silinmeyecek izler bırakırdı.
Üstelik aynı evde üç kuşak bir arada bulunurdu. Dede, baba ve torunlar… Birbirlerinin dilini, halini ve dünyasını bilirdi. Aralarında yalnızca yaş farkı değil, hayat tecrübesi farkı da vardı. Fakat sohbet, bu farkların arasına kurulmuş sağlam bir köprüydü.
Şimdi o köprünün taşlarını birer birer söktük.
Önce aile yapımız değişti. Geniş aileden çekirdek aileye geçerken yalnızca evlerimiz küçülmedi, hayatlarımız da küçüldü. Aynı sofranın etrafında buluşan kuşaklar birbirinden uzaklaştı. Çocuk dedesinin hikâyesini, torun büyükannesinin hayatını yeterince tanımadan büyümeye başladı.
Sonra bu uzaklaşmaya bir isim verdik:
Kuşak çatışması.
Oysa asıl mesele kuşakların çatışmasından çok, kuşakların birbirinden kopmasıydı.
Birbirini tanımayan insanlar birbirini anlamakta zorlanır. Anlamayan insan ise kolayca yargılar. Araya mesafeler girdikçe sevginin yerini önyargı, merakın yerini kayıtsızlık alır.
Eskiden amca çocukları, hala çocukları, dayı çocukları birbirlerini isimden ziyade, hayatın içinden tanırlardı. Aynı bayram sofrasında oturur, aynı düğünde halay çeker, bir hastalık olduğunda kapıda belirirlerdi. Akrabalık sadece kan bağı değildi.Hâl hatır sormak, iyi günde sevinmek, kötü günde omuz vermekti.
Şimdi aynı soyadını taşıyan insanların birbirlerinin hayatından habersiz kaldığı zamanlar yaşıyoruz.
Medenileşmek adına mesafeleri çoğalttık. Rahat etmek adına yalnızlaştık. Daha büyük evlerde, daha küçük dünyalar kurduk.
Bundan yirmi, otuz yıl önce insanların birbirlerini ziyaret etmek için büyük sebeplere ihtiyacı yoktu. “Bir uğrayalım” denirdi. Bir kapı çalınır, içeriden “Buyurun!” sesi gelirdi.
Çay konurdu.
Bir bardak çayın etrafında saatlerce konuşulurdu.
Kiminin derdi dinlenir, kiminin sevinci paylaşılırdı.Kimi zaman da hiçbir özel konu olmadan hayat konuşulurdu. İnsanların birbirine ayıracak zamanları vardı.
Bugün ise zamanımız çok ama birbirimize ayıracak vaktimiz yok.
Aynı odada oturan insanlar birbirlerinden habersiz yaşayabiliyor. Herkesin elinde ayrı bir ekran, herkesin karşısında başka bir dünya var. Aynı sofrada oturuyoruz ama aynı hayatı paylaşamıyoruz.
Telefonun karşısında dalıyoruz.
Televizyonun karşısında susuyoruz.
Ekranların ışığı yüzümüzü aydınlatıyor ama birbirimizin yüzünü görmemizi engelliyor.
Bir zamanlar evlerde insan sesi çoğalırdı. Şimdi cihazların sesi çoğalıyor.
Bu değişim yalnızca aile hayatımızı etkilemiyor. Ailede başlayan sessizlik, zamanla mahalleye, sokağa ve topluma yayılıyor.
Eskiden mahalle, insanların yalnızca oturduğu yer değildi. Mahalle bir gönül birlikteliğiydi.
Komşunun hastalığını herkes bilirdi. Bir evde düğün varsa bütün mahalle sevinirdi. Bir cenaze varsa bütün kapılar kapanır, gönüller aynı acının etrafında birleşirdi. Bayramlarda çocukların ayak sesleri sokakları doldururdu.
Bir evin tenceresi kaynamıyorsa diğer evin kapısı çalınırdı.
Bir çocuğun başı derde girse mahallede herkes kendisini sorumlu hissederdi.
Çünkü insanın hayatı,sadece kendi evinden ibaret değildi.
Sonra apartmanlar yükseldi.
Katlar çoğaldı, komşular azaldı.
Yan yana oturan insanların birbirlerinden habersiz olduğu bir hayat başladı. Aynı binada yıllarca yaşayan insanlar birbirlerinin adını bile bilmiyor.
Apartmanların üzerine dökülen beton yalnızca binaları yükseltmedi, aramıza da duvarlar ördü.
Betonlaştıkça yükseldik ama birbirimizden uzaklaştık.
Oysa medeniyet,sadece yüksek binalar yapmak değildir. Medeniyet, insanın gönlünde başkalarına yer açabilmesidir.
Bir toplumun geleceği yalnızca okullarda hazırlanmaz. Çocuk, ilk eğitimini evde alır. İlk sözü, ilk davranışı, ilk sevgiyi, ilk saygıyı ailesinden öğrenir.
Bu nedenle sağlıklı toplumun yolu sağlıklı aileden geçer.
Çocuğuna sürekli öğüt veren ama kendi davranışlarıyla başka şeyler gösteren anne babanın sözü ne kadar etkili olabilir?
Çocuk, çoğu zaman söyleneni değil, gördüğünü öğrenir ve uygular.
Baba annesine nasıl davranıyorsa çocuk saygıyı oradan öğrenir. Anne komşusuna nasıl bakıyorsa çocuk insan ilişkisini oradan öğrenir. Evde yaşlıya nasıl davranılıyorsa çocuk yaşlılar karşısında öyle tavır geliştirir.
Demek ki çocuk yetiştirmek, yalnızca çocuğa bir şeyler öğretmekdeğildir.
Çocuğun göreceği bir hayatı yaşayabilmektir.
Bu yüzden aileyi yeniden düşünmek zorundayız.
Sohbeti yeniden hatırlamak zorundayız.
Birbirimizin yüzüne bakmayı, birbirimizi dinlemeyi yeniden öğrenmeliyiz.
Çünkü dinlemek de bir sevgidir.
Bir insanın sözünü kesmeden onu dinlemek, “Sen benim için değerlisin” demenin en güzel yollarından biridir.
Bugün bize her şeyden çok bir sohbet meclisi gerekiyor.
Büyüklerin sustuğu, gençlerin dinlemediği, çocukların ekranlara teslim edildiği bir evde kültür aktarımı nasıl gerçekleşecek?
Bir milletin hafızası kitaplarda olduğu kadar insanların dilinde de yaşar. Masallar, türküler, atasözleri, deyimler, aile hikâyeleri ve hatıralar, kuşaktan kuşağa aktarılan görünmez bir mirastır.
Bu miras aktarılmazsa kültür yalnızca müzelerde kalan anılara dönüşür.
Oysa kültür yaşayan bir kavramdır.
Bir sofrada yaşar.
Bir bayram ziyaretinde yaşar.
Bir komşunun kapısını çalarken yaşar.
Bir dedenin torununa anlattığı hikâyede yaşar.
Bir annenin çocuğuna söylediği ninnide yaşar.
Bir babanın akşam sohbetinde verdiği öğütte yaşar.
Bu yüzden yeniden insan merkezli bir hayat kurmaya ihtiyacımız var.
Evlerimizi yeniden sohbetin mekânlarına dönüştürmeliyiz. Çocuklarımızı yalnızca sınavlara değil, hayata hazırlamalıyız. Onlara bilgi kadar merhameti, başarı kadar paylaşmayı, özgürlük kadar sorumluluğu da öğretmeliyiz.
Üç kuşağın aynı sofrada buluşabildiği evler kurabilirsek aileden çok, toplumun hafızasını da korumuş oluruz.
Çünkü büyükler geçmişi, gençler bugünü, çocuklar geleceği temsil eder.
Üçü bir araya gelirse zaman bütünlüğe kavuşur.
Biri eksilirse zincirin halkası kopar.
Belki bugün eski sohbet meclislerini aynen geri getiremeyiz. Hayat değişti. Teknoloji hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Şehirler büyüdü, çalışma biçimleri değişti, aileler küçüldü.
Fakat değişen hayat, insanın insana olan ihtiyacını değiştirmedi.
Hâlâ sevilmek istiyoruz.
Hâlâ anlaşılmak istiyoruz.
Hâlâ birinin bizi gerçekten dinlemesine ihtiyaç duyuyoruz.
Demek ki kaybettiğimiz şeyler teknolojiye karşı savaş açmaktan çok, insanı yeniden hayatımızın merkezine koyarak kazanılabilir.
Akşamları televizyonu biraz daha erken kapatabiliriz.
Telefonları bir kenara bırakabiliriz.
Çocuklarımızla daha çok konuşabiliriz.
Anne babamızın hatıralarını dinleyebiliriz.
Bir komşunun kapısını çalabiliriz.
Bir dostun hâlini sorabiliriz.
Bunlar küçük işler gibi görünebilir.
Ama toplumlar büyük değişimleri bazen küçük iyiliklerin çoğalmasıyla gerçekleştirir.
Belki de yeniden başlamamız gereken yer burasıdır:
Birbirimizin yüzüne bakmak…
Sonra dinlemek.
Sonra anlamaya çalışmak.
Sonra sevmek.
Çünkü insanın yalnızlığını ne beton binalar ne de ekranların ışığı giderir.
İnsanın asıl ihtiyacı insandır.
Bir toplumun gerçek zenginliği, sahip olduğu binaların yüksekliğiyle değil, insanlarının birbirine ne kadar yakın olduğu ile ölçülür.
Sohbeti kaybettiğimiz yerde yalnızlaştık.
Belki tekrar sohbet etmeye başladığımız yerde, birbirimizi yeniden bulacağız.
Çünkü insanın gönlüne giden en kısa yol hâlâ bir söz, bir selam ve içten bir sohbettir.
Dr. Kemal DENİZ