Malatya’nın 1058 yılında fethedilişi sadece bir şehrin el değiştirmesi değildir. Bu fetih, Anadolu’yu yurt edinme yolunda atılan adımlardan biridir. Emir Dinar ve üç bin akıncının Sason Dağları eteklerinde kurulan pusuda verdiği mücadele ise bize bir gerçeği hatırlatır: Bu vatan yalnızca kılıçla değil, toprağa düşen şehitlerin kanıyla kuruldu.

Anadolu…

Binlerce yıldır nice kavmin gelip geçtiği, nice ordunun at koşturduğu, nice hükümdarın hayalini kurduğu büyük coğrafya.

Her karışında başka bir medeniyetin izi, her taşında başka bir hikâyenin hatırası vardır. Fakat bazı topraklar vardır ki,sadece üzerinde yaşayanların değil, uğrunda can verenlerin de adıyla anılır.

Malatya da böyle bir şehirdir.

Fırat’ın bereketli vadilerinden yükselen, dağların arasında kadim bir şehir olarak duran Malatya, tarih boyunca doğu ile batı arasında bir geçit, orduların yürüdüğü yol, medeniyetlerin karşılaştığı kavşak olmuştur.

Bugün üzerinden arabalar geçen, çocukların sokaklarında koştuğu, sabahları kayısı kokusunun yayıldığı bu şehirde, bir zamanlar at nalları yankılanıyor, kılıçlar şaklıyor, surların üzerinde nöbet tutan askerler uzaklardan gelen orduları gözlüyordu.

Bizler bugün o günlerin üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasını bilerek konuşuyoruz.

Oysa o günlerde henüz “Anadolu bizim vatanımızdır” cümlesi kurulmamıştı.

Bu cümlenin yazılması için önce nice atın terlemesi, nice kılıcın kuşanılması, nice yiğidin toprağa düşmesi gerekiyordu.

Daha Malazgirt’in ufukta görünmediği yıllarda Selçuklu akıncıları, Anadolu yollarında görünmeye başlamıştı.

Malazgirt’ten Önce Anadolu Yollarında

1071 Malazgirt Zaferi, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması bakımından büyük bir dönüm noktasıdır. Ancak Anadolu’ya yönelen Türk akınları Malazgirt’le başlamamıştır.

Bundan yıllar önce Türkmen atlıları doğunun geçitlerinden Anadolu’ya doğru ilerliyor, Bizans’ın sınırlarını zorluyor, kaleleri ve şehirleri yokluyordu.

Selçuklu hükümdarları doğuda devletin iç meseleleriyle uğraşırken, şehzadeler, emirler ve Türkmen beyleri, Anadolu yollarında fetih hareketlerini sürdürüyorlardı.

Çağrı Bey’in oğlu Şehzade Yakutî de bunlardan biriydi.

Yakutî’nin emrindeki beylerden Saltuk, 1057 yılında Doğu Anadolu’ya arka arkaya akınlar düzenledi. Bizans’ın gönderdiği General Nikephoros, bu akınların önünü kesmek için harekete geçtiyse de Selçuklu süvarileri karşısında başarılı olamadı.

Bir yıl sonra Selçuklu kuvvetleri, Kars ve Ani üzerine yürüdü.

Başka birlikler Pasin Ovası’na indi.

Malazgirt ve Muş taraflarında atlar koşturuldu.

Erzurum’dan Erzincan’a, Kemah’tan Harput’a uzanan geniş bir coğrafyada Selçuklu akıncılarının ayak sesleri duyuldu.

Çoruh ve Kelkit vadilerinden ilerleyen başka bir kol Şebinkarahisar’a ulaştı.

Bütün bu hareketler içinde Malatya’nın fethi ayrı bir önem taşıyordu.

Çünkü Malatya, Anadolu’nun doğuya açılan kapılarından biriydi.

Bu kapının açılması, daha batıya doğru uzanacak yolların önünü açacaktı.

Emir Dinar’ın Malatya Yürüyüşü

Şehzade Yakutî’nin emrindeki üç bin seçkin atlıdan oluşan bir kuvvetin başında Emir Dinar vardı.

Dinar Bey’in askerleri sıradan bir ordu değildi.

Onlar, dağ geçitlerini bilen, uzun yolları at sırtında aşmaya alışmış, az yiyecekle günlerce ilerleyebilen, ani baskınlarda ustalaşmış akıncılardı.

Fırat vadisinden yola çıktılar.

Kemah…Kemaliye…Arapgir…Nihayet Malatya…

Şehir, karşılarında bütün heybetiyle duruyordu.

Kale burçlarında Bizans askerleri vardı.

Selçuklu süvarilerinin gelişiyle şehir bir anda telaşlandı. Kısa sürede kuşatma başladı. Ardından çetin bir savaş…

Kılıçlar çekildi.Oklar havada uçuştu.Atların kişnemeleri, savaş naralarına karıştı.

Bizans askerlerinin önemli bir bölümü öldürüldü. Geri kalanlar canlarını kurtarmak için kaçtı.

Emir Dinar’ın seçkin süvarileri, beklenmedik bir hızla şehri ele geçirmişti.

Dinar Bey’in maksadı şehri yakıp yıkmak değildi.

Bir süre sonra Bizanslılar, bir rahibin öncülüğünde Emir Dinar’ın huzuruna çıktılar.

Şehrin tahrip edilmemesini istediler.

Dinar Bey, onları dinledi.

Çünkü fetih yalnızca kılıçla yapılmazdı.

Bazen bir şehri almak, onu yıkmadan da mümkün olurdu.

Selçuklu kuvvetleri Malatya’da yaklaşık on gün kaldı.

Sonra çevredeki Bizans yerleşimlerine akınlar düzenlediler. Amaç, düşmanı yıpratmak, Bizans’ın bölgedeki hâkimiyetini sarsmak ve Selçuklu kuvvetlerinin ulaştığı yerlerde korkudan çok bir güç duygusu oluşturmaktı.

Ne var ki kaçan Bizans askerleri boş durmuyordu.

Malatya’dan kaçıp gidenler, Selçuklu ordusunun nerede olduğunu Bizans kuvvetlerine bildirmişti.

Yakınlarda olan bir Bizans ordusunun Malatya üzerine geldiği haberi Emir Dinar’a ulaştı.

Dinar Bey vakit kaybetmedi.Ahlat yönüne çekilmeye karar verdi.

Malatya’dan ayrıldılar.

Elâzığ…

Bingöl…

Muş…

Ardından Ahlat…

Yol uzundu.

Dağlar sertti.

Kış kendisini iyice hissettirmeye başlamıştı.

Ancak onları bekleyen asıl tehlike soğuk değildi.

Asıl tehlike, dağların sessizliği içinde onları bekliyordu.

Dağların İçindeki Sessizlik

Emir Dinar’ın kuvvetleri Çapakçur, yani bugünkü Bingöl yöresinden Muş tarafına ilerlerken bölgedeki Ermeni prensin gözcüleri onları adım adım izliyordu.

Yerel Bizans komutanları, prensle iş birliği içindeydi.

Selçuklu askerlerinin hangi yoldan geçeceğini biliyorlardı.

Muş üzerinden Ahlat’a ulaşacaklardı.

Başka bir yol yoktu.

İşte pusu için aranan fırsat doğmuştu.

Ermeni Prens, askerlerini Sason Dağları’nın Muş Ovası’na açılan dar vadisine yerleştirdi.

Vadinin iki yanı sık meşe ormanlarıyla kaplıydı.

Kayalıklar ve sarp yamaçlar, insanı içine alan kapan gibiydi.

Vadinin sonundaki mağaralara askerler gizlenmişti.

Gündüzleri ormanlar sessizdi.

Geceleri dağların üzerinde ayaz dolaşıyordu.

Ancak o sessizliğin altında binlerce nefes vardı.

Binlerce insan, üç bin Selçuklu atlısını bekliyordu.

Ermeni Prens, son kez komutanlarını topladı.

Plan açıktı:

Selçuklular vadinin içine bütünüyle gireceklerdi.

Hiç kimse erken davranmayacaktı.

Düşman bütün gücüyle vadinin içine dolduğunda dört bir yandan saldırılacaktı.

Prens, ortadaki tepenin üzerinde duracak ve saldırı işaretini kendisi verecekti.

Tutsak alınmayacaktı.Kaçış yolu bırakılmayacaktı.

O gece dağların arasında sadece rüzgâr konuştu.

Bir tarafta üç bin Selçuklu akıncısı…

Diğer tarafta onları bekleyen gizli bir ordu…

Aralarında, henüz doğmamış bir sabahın karanlığı vardı.

Dinar Bey Tehlikeyi Seziyor

Selçuklu birliği, geceyi Sason Dağları’nın eteklerinde açıkta geçirdi.

Soğuk iliklere kadar işliyordu.

Atların soluklarından buhar yükseliyordu.

Askerler ıslak elbiselerinin içinde sabahı bekliyordu.

Dinar Bey ise çevresini dikkatle gözlüyor, bir şeylerin yolunda olmadığını hissediyordu.

Gözcülerin kendilerini takip ettiğini biliyordu.Fakat yola devam etmek zorundaydılar.

Çünkü savaş meydanında bazen insan tehlikeyi görür, ancak ondan kaçabileceği bir yol bulamaz.

Gece ilerledikçe ayaz sertleşti.

Dağların arasındaki karanlık koyulaştı.

Karşı tarafta ise Ermeni Prens sabırsızlanıyordu.

Böyle bir fırsatın daha eline geçmeyeceğini düşünüyordu.

Meydan savaşına girmek istemiyordu.

Çünkü karşısındaki üç bin akıncının savaşçı gücünü biliyordu.

Onları açık alanda yenmek yerine, dar bir vadide kıstırmayı tercih etmişti.

Sabahın ilk ışıkları dağların ardından görünmeye başladığında Selçuklu öncüleri, yolun geçilebilir olduğunu bildirdi.

Dinar Bey, ilerleme emri verdi.

Üç bin atlı ağır ağır harekete geçti.

Vadinin ağzına geldiler.

Öncüler içeri girdi.

Ardından atlılar…

Sonra diğer birlikler…

Vadi onları yavaş yavaş içine çekiyordu.

Pusu

Bir gün önce yağan yağmur, vadinin toprağını çamura çevirmişti.

Sel suları arazide derin yarıklar oluşturmuştu.

Askerlerin elbiseleri yağmurdan ve kardan sırılsıklamdı.

Zırhlar ağırlaşmıştı.

Atların ayakları çamura gömülüyordu.

Bazı askerlerin kulakları, burunları ve ayakları soğuktan neredeyse donmuştu.

Yiyecek azalmış, yorgunluk artmıştı. Buna rağmen üç bin kişilik kuvvet, uzun yürüyüşün ve ağır hava şartlarının altında sessizce ilerliyordu.

Dinar Bey’in aklı ise geride kalanlarda ve ilerideki yoldaydı.

Tam o sırada tuhaf bir şey oldu.

Selçukluların yanında bulunan tutsaklar birdenbire dağılıp yamaçlara doğru kaçmaya başladı.

Dinar Bey, şaşkınlıkla bağırdı:

— Ne oluyor? Bunlar neden kaçıyor?

Komutanlar cevap vermek için harekete geçti. Ama artık çok geç kalınmıştı.

Vadinin içine bütün Selçuklu kuvvetleri girmişti.

İşte o anda…

Meşe dallarının arasından hareketlilik başladı.

Koyun postlarına bürünmüş askerler yerlerinden fırladı.

Kayaların ardından, mağaralardan, ağaçların arasından birdenbire düşman askerleri ortaya çıktı.

Vadinin sessizliği bir anda bozuldu.

Oklar havada uçuştu.Kılıçlar çekildi.

Atlar ürktü.Davullar çalmaya başladı.

Borular vadinin taş duvarlarında yankılandı.

Dinar Bey, askerlerini toparlamaya çalıştı.

Ancak düşman dört bir yandan saldırıyordu.

Geri çekilmek istediklerinde yollarının kapatıldığını gördüler.

Artık herkes anlamıştı.Pusuya düşmüşlerdi.

Üç bin akıncı, kendilerinden kat kat üstün bir kuvvetin arasında kalmıştı.

Fakat Selçuklu askerleri geri çekilmedi.

Çünkü onların bildiği bir şey vardı:

Bazı savaşlarda insanın önünde ölümden başka yol kalmaz.

Ölümden korkmayanlar için ölüm, yenilgi değildir.

Allah Allah Sesleri

Vadinin içinde kılıç sesleri birbirine karışıyordu.

Selçuklu askerleri, “Allah Allah!” nidalarıyla saldırıyordu.

Düşman sayıca çoktu ama akıncılar cesaret bakımından onlardan geri değildi.

Dinar Bey, atının üzerinde bir oraya bir buraya koşturuyor, askerlerine moral veriyordu.

Bir düşman askerini devirdi.Sonra bir başkasını…

Etrafını saranları yararak ilerledi.

Narası vadinin taş duvarlarında yankılanıyordu.

Bir ara öfkeyle haykırdı:

— Bizimle erkekçe savaşmaya cesaret edemediler! Kancıkça pusu kurdular!

Bu söz, çevresindeki askerlere güç verdi.

Dinar Bey’in yanında Dilmaçoğlu ve diğer komutanlar da mücadele ediyordu.

Fakat sayı eşitsizdi.

Her geçen dakika Selçuklu safları biraz daha seyrekleşiyordu.

Bir at, sahibinin başında bekliyordu.Sahibi yere düşmüştü.

Bir başka at, üzerinde artık kimsenin bulunmadığını anlamış gibi başını eğmişti.

Savaş meydanında bazen insanın söyleyemediğini hayvanların sessizliği söyler.

O gün o vadide yalnız insanlar değil, atlar da yas tuttu.

Şehit düşen yiğitlerin atları, sahiplerinin başından ayrılmıyordu.

Sanki onları kaldırıp yeniden savaşa götürmek istercesine bekliyorlardı.

Öğle sonuna kadar çarpışma sürdü.

Dinar Bey, hâlâ ayaktaydı.

Yaralıydı,yorgundu ama geri çekilmiyordu.

Sonunda düşman çemberi daraldı.

Dilmaçoğlu’nun bütün çabalarına rağmen Emir Dinar şehit düştü.

Kahramanca…

Başını eğmeden…

Kaçmadan…

Savaşarak…

Ölüm Vadisinden Çıkış

Çarpışma karanlık bastırıncaya kadar sürdü.

Üç bin kişilik kuvvetten geriye çok az insan kalmıştı.

Hayatta kalanlar gece karanlığında vadiden uzaklaşmayı başardılar.

Kuytu bir yere çekildiler.Ateş yaktılar.

Fakat o ateş, içlerini ısıtmaya yetmedi.

Çünkü yanlarında binlerce arkadaşlarının sessizliği vardı.

Sabah olduğunda yeniden yola koyuldular.Hedef Ahlat’tı.

Oradan Azerbaycan’a ulaşacaklardı.

Ama artık önlerinde yürüyenlerin sayısı çok azdı.

Arkalarında ise karların üzerine düşmüş üç bin akıncının hatırası vardı.

Soğuk, düşmanın yardımcısı olmuştu.

Yağan kar, kan izlerini örtmeye çalışıyordu.Ancak bazı izleri karlar bile örtemez.

Çünkü şehit kanıyla yazılan tarih, toprağın hafızasına işlenir.Toprak unutmaz.

Bir Şehrin Fethi, Bir Milletin Hafızası

Bugün 1058 yılında Malatya’nın fethinden söz ederken yalnızca bir şehrin Bizans’tan alınmasını anlatmış olmuyoruz.

Aslında Anadolu’nun yurt oluş sürecinin henüz ilk sayfalarından birini okuyoruz.

Malatya’nın kapılarında başlayan yürüyüş, yıllar sonra Malazgirt’te büyük bir zaferle taçlanacak; ardından Anadolu’nun dört bir yanında yeni şehirler, yeni köyler, yeni hayatlar kurulacaktı.

Biz çoğu zaman zaferleri hatırlıyor, o zaferlere giden yollarda toprağa düşenleri unutuyoruz.

Oysa tarih yalnızca hükümdarların, komutanların ve savaşların tarihi değildir.

Tarih, adı bir kitaba yazılmamış askerlerin de tarihidir.

Bir daha evine dönemeyen gençlerin…

Anasının yolunu gözlediği yiğitlerin…

Atının üzerinde son nefesini veren akıncıların…

Adı bugün belki yalnızca birkaç tarih kitabının satır arasında geçen Emir Dinar’ın…

Onların hikâyesi bilinmeden Malatya’nın fethinin anlamı tamamlanmış olmaz.

Bir şehir fethedilirken yalnız surlar aşılmaz.Bir millet geleceğe doğru yürür.

O yürüyüşün önünde bazen üç bin kişi vardır.

Onlar ölür.Ama arkalarından milyonlar gelir.

Tarihten Destana

Ahmet Şentürk ağabeyimin kaleme aldığı “Pusu” adlı romanı bu bakımdan önemli buluyorum.

Çünkü yaklaşık bin yıl önce yaşanan ve tarih kitaplarının satır aralarında kalmaya mahkûm edilmiş böyle acı bir olayı yeniden gündeme taşıyor; Emir Dinar’ın ve onunla birlikte yürüyen akıncıların hikâyesini edebiyatın imkânlarıyla bugünün insanına ulaştırıyor.

Belki de tarihî olayların asıl yaşama biçimi budur.

Tarih belgeyle korunur.

Hafıza hatırlayarak yaşar.

Edebiyat ise hatırlananı gönüller taşır.

Bir zamanlar Sason Dağları’nın eteklerinde üç bin akıncının ayak sesleri duyuldu.

Sonra kılıçlar konuştu.Atlar kişnedi.

Yiğitler “Allah Allah!” diye haykırdı.

Vadinin karına, taşına, toprağına şehitlerin kanı karıştı.

Aradan 968 yıl geçti.

Bugün o vadilerde belki onların sesleri duyulmuyor.

Anadolu’nun her sabahında, her ezanında, her dalgalanan bayrağında o sessiz kahramanların payı var.

Malatya’nın sokaklarında oynayan çocuklardan biri bugün hâlâ Dinar adınıtaşıyorsa, bunun anlamı yalnızca bir isim koymak değildir.

Bu, hafızayı gelecek kuşaklara emanet etmektir.

Çünkü isimler bazen bir insandan ziyade bir tarihin nöbetini tutar.

Emir Dinar’ın adı da yüzyıllardır o nöbetin başındadır.

Bizlere düşen, o nöbeti devralmaktır.

Bu toprakları vatan yapan bütün şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve Fatihalarla anıyoruz.

Başta Emir Dinar olmak üzere, Malatya’nın fethi yolunda ve Anadolu’nun vatan oluşunda can veren bütün adsız kahramanların ruhları şad olsun.

Unutmayalım:

Bir millet, şehitlerini unuttuğu gün yalnızca geçmişini değil, geleceğini de kaybetmeye başlar.

Çünkü kahramanlar ölmez.

Onlar toprağın altında değil, vatanın hafızasında yaşarlar.

Dr. Kemal DENİZ