Eskiden telefonumuz, internetimiz, hatta bazen doğru düzgün oyuncağımız bile yoktu. Ama nedense daha çok güler, daha çok görüşür ve daha az “canım sıkılıyor” derdik. Peki ne değişti?
Bir düşünün…
Eskiden telefonumuz yoktu.
Ama herkes birbirine ulaşıyordu.
Şimdi telefon elimizden düşmüyor, yine de “Neredesin?” sorusunun cevabı çoğu zaman “Evdeyim” oluyor.
Çocukluğumuzun en büyük teknolojik problemi televizyonun kumandasının kaybolmasıydı. Kumanda bulunamazsa evde küçük çaplı bir kriz çıkardı. Şimdi ise telefonun şarjı yüzde 5'e düşünce insan kendisini hayatta kalma mücadelesinin ortasında hissediyor.
Eskiden akşam olunca sokaklar çocuk sesleriyle dolardı.
Birinin elinde top, diğerinin elinde misket, bir başkasının cebinde ne işe yaradığı belli olmayan birkaç taş…
Oyuncakların bile şimdiki kadar gösterişlisi yoktu. Ama nedense çocukların eğlencesi daha büyüktü.
Şimdi çocukların odasında oyuncakçı dükkânı kadar oyuncak var.
Ama “Canım sıkılıyor” cümlesini yine duyuyoruz.
Belki de mesele oyuncak değildi.
Mesele, birlikte oynayacak birilerinin olmasıydı.
Eskiden komşunun kapısı çalınırdı.
“Bir çay içmeye geldim.”
Kimse randevu istemezdi.
Kimse “Müsait misin?” diye mesaj atmazdı.
Hatta bazen misafir geleceği söylenmeden gelirdi.
Evde ne varsa çıkarılırdı.
Bir tabak kek, biraz börek, çayın yanında birkaç kurabiye…
Şimdi ise misafir gelecek diye üç gün önceden hazırlık yapılıyor. Yetmiyor, market alışverişi yapılıyor. O da yetmiyor, evin her köşesi temizleniyor.
Sonra misafir geliyor ve ilk cümle:
“Çok kalmayacağım.”
Yarım saat sonra:
“Bir çay daha içeyim.”
Eskiden fotoğraf çekmek de ayrı bir meseleydi.
Her anımızı kaydetmiyorduk.
Bir doğum gününde belki üç fotoğraf çekiliyordu.
Bir tanesinde gözler kapalı çıkıyordu.
Birinde biri kadrajın yarısını kapatıyordu.
Bir tanesinde de herkes “Bir daha çekelim” diyordu ama film bitmiş oluyordu.
Şimdi elimizde binlerce fotoğraf var.
Ama bazen dönüp bakacak zamanımız yok.
Belki de eski zamanların güzelliği tam olarak buydu.
Her şey daha azdı.
Daha az fotoğraf, daha az eşya, daha az seçenek…
Ama sanki daha çok sohbet, daha çok kahkaha, daha çok yüz yüze bakış vardı.
Tabii geçmişi de fazla romantikleştirmeyelim.
Eskiden de can sıkıntısı vardı.
Hem de öyle internet kesildi diye değil…
Gerçekten can sıkılırdı.
Ama insan canı sıkılınca bir şey bulurdu.
Sokağa çıkardı.
Bisiklete binerdi.
Bir arkadaşının kapısını çalardı.
Bazen de hiçbir şey yapmadan otururdu.
Şimdi ise elimizde sınırsız seçenek olmasına rağmen beş dakika boş kalınca telefonun ekranını açıyoruz.
Belki de asıl kaybettiğimiz şey zaman değil.
Boş kalabilme yeteneğimiz.
Eskiden “Ne yapıyorsun?” sorusunun cevabı bazen gerçekten “Hiçbir şey”di.
Ve hiç kimse bundan rahatsız olmazdı.
Şimdi ise hiçbir şey yapmıyorsak bile bir şey yapıyormuş gibi görünmek zorundayız.
Belki biraz eski günlerden ders almak gerekiyor.
Telefonu masanın üzerine bırakıp çayı sıcak içmek…
Bir arkadaşın kapısını habersiz çalmak…
Çocuklarla sokağa çıkmak…
Ve bazen sadece oturup hiçbir şey yapmamak.
Çünkü hayatın en güzel anları her zaman planlanmış olanlar değil.
Bazen en güzel an, “Hadi dışarı çıkalım” denildiğinde başlayan ve eve ne zaman döneceğini bilmediğin o akşamlardır.
Ve galiba büyüdükçe anlıyoruz:
Eskiden hayat daha kolay değildi.
Ama belki de biz hayatı bu kadar zorlaştırmıyorduk.